HER ZAMAN MUHALiF/ Berat Günçıkan

 

Başkaldıran bir ressam ve resmi sanata karşı "muhalif". Figürü temel alan resminin yüzü hep insana dönük ve bu yüzden ustalık gösterilerinden kaçınıyor. Orhan Taylan, resme, insana ve hayata ilişkin sorularımızı yanıtladı:

B.G.-Resminizde şiirin ifade gücünü yakalamaya çalışıyorsunuz, ya felsefe?

O.T.-Felsefenin sanata dahlini çok abartmak istemiyorum. Biz son tahlilde felsefeci değiliz, ya da ben değilim. Ancak felsefeden öğrendiğim en önemli şey, kapsamlı bir resim yapmak ama bunu sade bir dille ifade etmek.

B.G.-Nasıl bir resim dili?

O.T.-Resmin formunu kurarken anlam katmanları oluşturmaya özen gösteriyorum, birinci okuma, ikinci okuma hatta mümkünse üçüncü okuma...

B.G.-izleyiciye bırakılmış bir okumadan mı sözediyorsunuz?

O.T.-Resim üzerine çok düşünmemiş bir sanatseverin, resme ilk bakışta okuduğu bir konu vardır. ikinci bakışta, kendi birikimlerine, kendi formasyonuna göre bir anlam çıkarır, kendi hayatının ifadesini bulur.

B.G.-Size rağmen, bir farklılık mı?

O.T.-Bir resimde o ikinci bakış, yani yüzeyde görülen elmanın, armudun, figürün ya da herhangi bir nesnenin arkasında sanatseverin resme yükleyebildiği anlam, kendi hayatıyla ilintili bir anlamdır. Resme duyulan hayranlık, bu anlamda, kendi hayatıyla ilgili buluşuna duyulan hayranlıktır. Sanatsever insan, resme baktığında kendi yansısını gördüğü için hayranlık duyar.

B.G.-ikinci katmanda kendisini gören insanla sizin aranızdaki bağı sağlayan politik duruşunuz mu?

O.T.-Tabii. Muhalif ve başkaldırı konumunda olmayı bir tavır olarak önde tuttum. içinde yaşadığım hayatla uyum içinde değilim ve daha güzel olabileceğini, daha iyiye dönüştürülebileceğini düşünüyorum. Bunun için muhalifim, bunun için uyuşmayan bir duruşum var.

B.G.-Bu nasıl yansıyor resminize?

O.T.-Figürlerin edasından tutun da, resmin formunu oluştururken kullandığım zıtlıkların birlikteliği üzerine bile son derece özen gösteriyorum. Teorik olarak şöyle diyelim, kırmızının olduğu yerde yeşilin varlığı kaçınılmazdır. Işığın olduğu yerde karanlığın varlığından mutlaka sözedilmelidir. Birbirinden ayrı düşünülemez zıtlıklar.

B.G.-Resminizle hesaplaştınız mı hiç?

O.T.-Tabii, işini ciddiye alan her ressamın yaptığı bir şeydir bu. Ressam ben ne yapıyorum, ne yapmalıyım diye sormalı. Bu, resminizin ulaştığı kamu ile ilgili birşey. Sergi açtığım zaman sanatsan kamuoyunun ilgisini daha canlandıracak, kışkırtacak bir resim dili kullanabilmeliyim diye düşünürüm.

B.G.-Bunun karşılığını gördünüz mü?

O.T.-Pek çok sergimde duyduğum birşey var. Resim yapmaya çalışmış ama o olanağı bulamamış insan-lar ya da resim yapan öğrenciler,çok kez bana şu cümleyi söylediler, 'ilk defa bir sergide ben de böyle resim yapmak isterdim duygusuna kapıldım'. Bu çok mutlu eden birşey, doğru bir dil seçebildiğimi, o dili kurabildiğimi gösteriyor.

B.G.-Bu anlaşılmak ya da yakınlaşmak mı?

O.T.-Bir duyarlılık bütünlüğü kurmak, aynı titreşimde bir bütünleşmeyi sağlayabilmek. Yoksa seyirciyi hayran bırakmaya da yönelebilirsiniz. Çok kuvvetli, şaşaalı bir resim kurar, ustalık gösterisini abartarak kullanırsınız. Seyirci de size hayranlık ama bununla beraber eziklik duyar, küçülür. Ben bunu seçmiyorum. Bunun despotik bir sanat anlayışı olduğunu düşünüyorum.

B.G.-Otoritenin resim aracılığıyla gücünü göstermesi...

O.T.-Evet, bir güç ifade ederler çünkü devletin gücünü simgelemek amacıyla yapılmışlardır. Ama sanat seven insanla bir duyarlılık ilişkisi kurmazlar. Amaçları, bakışları da zaten buna karşıdır. bu yüzden, böyle bir tavırdan uzak durdum. Hele hele olgunlaşmaya başladığımı hissedeli beri, özellikle hüner gösterisinden, güç gösterisinden uzak durmaya dikkat ediyorum...

B.G.-Burada politik tavrınız mı devreye giriyor, ya da dervişlik gibi bir tutum...

O.T.-Evet, dervişlik... Politik derken, politikayla daha yakın ilişkide olduğu yıllarda insan, o tür güç resmine daha yakın oluyor. Bizim düşüncemiz güçlüdür, daha iyidir, daha üstündür anlamında ideolojik fon daha net çizebiliyor. Bu eğilim, özellikle genç sanatçılarda daha fazladır. Nazi Almanyası'nda, Stalin Rusya'sında olgun sanatçılarca da yapılmıştır ama bu da resmî sanattır.

B.G.-"Resmî"nin karşısında sanat nerede duracak?

O.T.-Çok genel çizgileriyle muhalif bir sanat olmaya devam etmeli. Birinci derecede de sanatın içinde muhalif bir konumu olmalı. Benim yaptığım resim de öyle olageldi. Hiçbir zaman egemen eğilim içine girmedim. Resim çevrelerinde her zaman dışlanmış sanatçı konumunda oldum. Gerek buradaki akademiden olmayışım, gerek politik olarak muhalif konumda oluşum nedeniyle birçok galerici benimle çalışmayı öngörmedi, birçok yazar uzun zaman adımdan sözetmekten kaçındı.

B.G.-Bu, bir sitem mi?

O.T.-Hayır. Bugün bir başarımdan sözedenler oluyorsa, bunun dışlanmışlıkla da bağlantılı olduğunu söyleyebilirim. Muhaliflik olsun diye yola çıkmış değilim, doğru olanın, bana doğru görünenin peşindeyim. Böyle olunca, Türkiye'deki egemen sanat türünün benden neden farklı olduğunu daha iyi görüyorum.

B.G.-Bu fark ne?

O.T.-Türkiye'deki egemen resim sanatının durumunda iki temel hareket var. Birisi, milli resim, die adlandırmayı tercih ettiğim, otuzlardan sonra gelişmeye başlamış, resmi resim tarzı olarak kübizmi benimsemiş, popülist, folklorist bir akım. Bir de bunun karşıtı gibi görünen, daha soyut eğilimli avangardist, yani öncülük iddiasındaki akım var. Bunlar zaman zaman soyut, somut karşılığıymış gibi aralarında çatışsalar bile durum gerçekte yapay bir çatışma.

B.G.-Gelişmenin önünü tıkayan bir çatışmadan mı söz ediyorsunuz?

O.T.-Bu, şuna benziyor: Türkiye'de, askeri darbe yanlılarıyla Refahçıların çatışmalarını temel çatışma zannedenler var. ikisi de anti demokratik hareket olduğu için siz demokrasiyi savunduğunuzda bu ikisi arasında bir tercih yapmamak zorunda olduğunuzu görüyorsunuz. Burada yapmanız gereken, sadece doğru bildiğinizi savunmak.

B.G.-Sizin doğrunuz ne?

O.T.-Bunu şimdiye kadar yapageldiklerim temelinde cevaplandıracağım. Açıkça, figürlü, yani insanın durumunun betimlenmesine yönelik bir resim. Bu her zaman doğrudan insan figürü çizmek olmayabilir, bazen boş bir masa çizersiniz, orada az önce oturmuş insanın hayatla ilişkisine ait bir izdüşümü vardır. Yeterki orada bir yaşanmışlık ve nasıl yaşanmışlık hakkında birşeyler söyleyebilmiş olayım. Biz dramdan trajediyi ya da olumsuz birşeyleri kastettiğimiz için Türkçede insan dramı sözcüğü yanıltıcı olabiliyor ama burada söz konusu olan insan dramı. Daha kapsamlı konuşmak gerekirse insanlığın durumu üzerine resim yapmayı önemsiyorum.

B.G.-Önemsemek ve yapmak...

O.T.-Yapabiliyor muyum, ne kadar yapabiliyorum, bunu değerlendirmek bana düşmez. insanın durumuyla ilgili tavrımı, muhalif bir tavır olarak belirliyorum. Doğru ve daha iyi olan bir yaşama biçimine doğru değişmesi ve gelişmesi gerekli bir dünya ile insan arasındaki bir ilişkiden sözediyorum. Bu durum, bana hergün söylenecek yeni birşey getirebiliyor. içinde yaşadığımız hayat değiştikçe, söylenecek şey de çoğalıyor kuşkusuz...

B.G.-Bu çoğaltmada sanatçı, sanatseveri ne kadar önemsiyor?

O.T.-Sanatçı, sanatsever kamuoyunun eğilimini küçümsüyor, hor görüyor, snobe ediyorsa bu kendi sağlıksızlığıyla ilgilidir, 'Ben bilirim, ben sunarım, bu kamu da bunu kabul etmeye ve alkışlamaya mecburdur'. Hayır, mecbur değildir, beğenmediği şeyi niye alkışlasın ki? Ancak, sanatsever kamunun ölçülerini esas aldığınızda da onun dışında var olan, resim alanını etki altında tutan bir başka güce muhalif konuma düşüyorsunuz.

B.G.-Bu güç ne?

O.T.-Sistemin resim sanatı alanındaki kadrosu. Kültür Bakanlığı bünyesinden tutun da o bakanlığın müzeleri, giderek biraz daha sivil çevrelere yayılan müzeler, galeriler, alsatçılar, müzayede kuruluşları, banka holding koleksiyonları, bunların danışmanlarından oluşan dev bir yapı çıkıyor karşınıza. Bunlar gerçekte, sanatsever kamunun duyarlı, estetik eğilimlerine zerrece ilgili değiller. Onlar bir sanat türünün ya da bazı sanat türlerinin geçerli olması gerektiğini düşünür, onları destekler, geliştirirler.

B.G.-Galeriler resmi anlayışa bir alternatif oluşturamıyor mu?

O.T.-Galeriler bugün hızla insanların gezmeyeceği yerler haline dönüşüyor. Çünkü, galerici de artık sanatsever kamuoyuna hitap etmiyor ve dışlıyor. O zaman da kaçınılmaz olarak bir sanat oligarşisi ya da eliti, sanatı kendi resmi estetik anlayışlarına göre biçimlendiriyor. Bu anlayış kaçınılmaz olarak tutucu çünkü, resmi. Bu elitin içinde çok önemsediğim, son on beş yılın büyük buluşu olarak küratörler meselesi var. Küratör bir çeşit yaratıcı yöneticidir ve sanatçılara hangi fikri, nasıl çalışacağını söyler, sanatçıdan da uygulamasını ister.

B.G.-Burada gerçek bir yaratıcılıktan, sanattan sözedebiliyor muyuz?

O.T.-Benim kuşkularım var. Burada yaratıcılığı önemli ölçüde küratör üzerine alıyor, sanatçıyı bir uygulayıcı, icracı konumuna indirgiyor. Birçok sanatçının bunu nasıl kabul ettiğini hâlâ anlayamıyorum ama sistem onları yaratıyor. Çünkü sanat alanını biçimlendirmek ve yönlendirmek istiyor, sanatçıları da...

B.G.-Bu büyük bir pazarı gösteriyor...

O.T.-Pazar derken Türkiye'de canlı, hareketli, çok para dönen pazar var. Bu, ilk bakışta tek pazarmış gibi görünüyor ama değil. Bir spekülasyon pazarı var, bir de demokratik pazar.

B.S.-Spekülasyon pazarı...

O.T.-Çok miktarda karaparanın girdiği, büyük ölçüde dalaverenin döndüğü pazar. Burada irkiltici terimler kullandığımın farkındayım ama nedenleri çok açık. Karaparanın girdiği yerde dalaverenin olması lazım. Herkes biliyorki, Türkiye'de resim piyasasında dönen paranın çoğunluğu karapara. Bir dönem resim, Türkiye'de, karapara aklamada önemli bir araçtı, şimdi giderek azaldı.

B.G.-Nasıl bir aklama bu?

O.T.-Resim, pazarda rayici belli olmayan tek mal türü. Bir resmi, beş milyona da aldım diyebilirsiniz, elli milyona da. Milyara da alabilirsiniz. Yeter ki isim çevresinde biraz gürültü yapın. Birtakım büyük bankaların ve holdinglerin koleksiyonlarının oluşturulmasında büyük boyutta spekülasyon yapıldığını bu çevrede herkes biliyor. Açıktan değer yaratmaya çok elverişli bir metayla, resimle oynuyorlar.

B.G.-Ressam nerede duruyor bu pazarda?

O.T.-Böyle büyük paralar döndüğü için, ressamlar büyük para kazanıyor zannediliyor. Hayır. Türkiye'de ressamlar zengin olmuyorlar çünkü resim ellerinden çıktıktan sonra speküle ediliyor. Bu pazarda ressamla alıcı arasında bir ilişki yok. Hareket, satıcıyla bu işlemi yapacak kurum ya da karapara sahibi arasındaki spekülasyonda yatıyor.

B.G.-Ressamın böyle bir pazara girmekte direnme şansı, hakkı yok mu?

O.T.-Bence tabii ki var. O konumda durduğumu, bunu bile isteye yaptığımı düşünüyorum. Ama düzenin yönlendirdiği pek çok genç sanatçı, bu yoldan servetler kazanabileceklerini düşünebiliyor, ya da böyle bir izlenim içine sürüklenebiliyor. Bugün Türkiye'de böyle bir acele başarı hevesi, her köşeyi sarmışken, genç ressamlar arasında böyle eğilimlerin olmasını anlayışla karşılamak lazım.

B.G.-Demokratik pazar kime, nasıl açık?

O.T.-Bunu tırnak içinde bir başarıyla anlatmalıyım.Bunu tırnak içinde bir başarıyla anlatmalıyım. Bugün pek çok insan beni başarılı sayıyor. Ölçüsü nedir? Resimlerim çok satılıyor ama o pazara da karşı duruyorum. Bu daha doğru, daha sahici bir pazarın varlığınıgösteriyor. Demokratik pazar dediğim, doğrudan doğruya beğeni ilişkisine dayalı bir pazar. Yani insanlar, benim işimi sevdikleri için alıyorlar. Ancak, spekülasyon pazarının hepimizin resmine bir etkisi var, o da fiyatlar. Türkiye'de fiyatlar abartılı ölçüde yüksek. Fiyatlar, sanatsever insanların değil, sadece spekülatörlerin ödeyebilecekleri rakamlara dönüşüyor.

B.G.-O zaman resim nasıl ulaşacak sanatsevere?

O.T.-Resmin farklı bir sunuluş biçimi, daha doğrusu tüketiliş biçimi olması gerekiyor. Daha geniş çevrelerce tüketilebileceği, seyredilebileceği, daha sık sergiler açılabileceği akla geliyor çözüm olarak. Ama buna bağlı olarak resmin kendi yapısının da değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Resim, pazarda el değiştirme amacıyla koltuk altına sığabilir boyuta getirilmiştir. Bir resmi, el değiştirmesi zorunlu olmayacak boyutlarda yapabilmek üzere bir yeni tasarım gerekiyor, tabii içeriği itibarıyla da. Bunun tohumları benim şimdi yaptığım resimlerde var ve böylesine bir geçiş aşaması içinde olduğumu düşünüyorum. Boyutları büyütülmüş resim için sabit bir müzeden mi söz edeceğiz? ¹imdi fantazi yapayım, söz gelimi, bir tiyatro gibi resim sergileyebilirsiniz, yani kapısından biletle girilen ve resim seyredilen ortam oluşturursunuz. Yaptığınız resim ne kadar ilginçse o kadar seyirci gelir. Resminizi seyretmek için para ödemeye değer diyen insan ne kadar çoksa siz de o kadar ödüllendirilmiş olursunuz.

B.G.-Bu ressamı nasıl etkiler?

O.T.-Ressam böyle bir çalışma içine girdi mi, hiçbir spekülatif numaraya kaçmaksızın, gerçekten kamuoyunun ilgisini çekeceğini düşündüğü çalışma biçimine yönelecektir. Çünkü en azından bir ikinci sergiyi açacak kadar para kazanabilmek için kamuoyunun ilgisini çekmek zorundadır. Fantezinizin devamı...Komple bir sergi tasarlanabilir. Bu, sanatçıya roman yazar gibi, bir tema üzerinde çok kapsamlı çalışma yapma imkanı verebilir. Bugün bir sergi açtığınız zaman, o serginin en iyi parçaları, satılıyor, bitiyor. ‹kinci bir defa kimsenin, hatta ressamın da görme şansı yok. Günümüz sanatındaki yüzeyselleşme de buradan geliyor, sanatçı resmine "o kadar" davranıyor. Sanatçı bütünsel sergi oluşturmayı başarır ve satılmayacağı için yıllar, belki kuşaklar boyu görülebilecek iş yapacağına inanırsa, yapacağı işin özünde de çok temel değişmeler olacaktır. Kalbini resminin içine daha fazla koyarak çalışacaktır.

B.G.-Burada devlet nerede duracak?

O.T.- Hiçbir yerde durmayacak. Durmaması da iyidir. Bu bireysel bir çalışmadır, bireysel bir yaratıdır, devleti ilgilendiren hiçbir yanı yoktur.

B.G.-Genel bir devlet tanımından mı söz ediyorsunuz, Türkiye'den mi?

O.T.-Türkiye'de devleti yönetenler kendi resmi görüşünü dayatmak üzere destek verir. Demokrasinin daha gelişkin olduğu ülkelerde ise kendi görüşünü dayatmaksızın, haketmiş sanatçılara sübvansyon sağlamakla kendisini görevli hisseder. Bu demokrasinin işleyişiyle ilgili ama ben yakın bir gelecekte, Türkiye'de, bu kadar demokratik bir ortama kavuşabileceğimizi düşünmüyorum... Bir angajman anlamına geldiği sürece de böyle bir destekten yana değilim. Kadınlara gelelim... Resimlerimde daha çok kadın figürü çiziyor olmam benim kendimi ifade ederken beğenilerimi sergiliyor olmamdan çıkıyor. Burada çağlar boyu güzellik simgesi ne olduysa onun felsefesini yapayım gibi bir eğilimim yok. Başarabildiğimce içtenlikle kendi yüreğimden geçenleri biçimlendiriyorum. Bir kadınla karşılaşmamdan bir heyecan duydumsa o heyecanı öylece geçiririm ve genellikle kadınlarla karşılaştığımda heyecanlanırım, erkeklere kıyasla. Bu da benim bir erkek ressam olmamdan geliyor, arkasında derin felsefeler yok.

B.G.-Nasıl bir heyecan bu?

O.T.-Erkek bir ressam olarak bir kadının bana verdiği heyecan sadece o kadını çizmek anlamında değil, bambaşka şeyleri ifade ederken de bana kattığı bir çalışma sevinci, şevki gibi şeyler... Bunlardan etkilenerek yola çıkıyorum. Tabii kadın hareketinin gelişmiş olması da, kadın figürü çizerken kadının tavrının da muhalif bir konumda ifade edilebileceği düşüncesini getirip benim resmimin içine yerleştiriyor.

B.G.-Nasıl bir kadın duruşu...

O.T.-Hayatiyet taşıyan kadınlardan çok etkileniyorum. Kuvvetli duygularla, güçlü bir ayakta olma isteğiyle yaşayan ve bunu keyifle yansıtabilen, en umutsuz koşullarda başkaldırıyı bile sevinçle, heyecanla yapabilen insanlar beni çok etkiliyor...

B.G.-Üç darbe var hayatınızda ve onlar resminize yansıyor...

O.T.-Aslında biz daha fazla şeyin etkisinde yaşıyoruz, 1990 yılında çok önemsediğim bir sergi açtım, 1890. Tarih ve hürriyet üzerine bir sergiydi. ittihatçı hareketi, onun ideolojisini, hayata bakış biçimini ele aldım. Boşuna yapmadım, bugün hâlâ o ittihatçı subay zihniyetiyle yönetildiğimiz kanısındayım. insanlık durumunun bütün acıları da buradan mı geçiyor? Büyük ölçüde. Bu yüzden ittihatçı paşalar bugün hâlâ var ve doğal olarak benim resimlerimde de yer alıyor. Çünkü yakın tarihimizi böyle görüyorum, yapabildiğim kadarıyla araştırmalarım beni buraya götürüyor. Ece Ayhan'ın dediği gibi, 1836'yı hâlâ iliklerimize kadar yaşıyoruz. Evet hâlâ aynı sancıları, hâlâ aynı zihniyeti sırtımızda taşıdığımız kanaatindeyim. Onun için son resimlerimde bu kadar çok apolet ve madalya var... .

Cumhuriyet Dergi / Sayı 577 / 13 Nisan 1997

 
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
   
YAZILAR
TUTUCU İDEOLOJİLER VE SANAT
YABANCI DİL OLARAK RESİM
 
RESSAMIN SORULARI
BIZ NE MI YAPIYORUZ ?
TOPHANE'YE DAİR